Dalyan’lıydık...
Dolayısıyla de Fenerbahçe’li..
Fenerbahçe’den başka kulüp Sarı-Lacivert’ten başka renk tanımıyorduk. Kızıltoprak ilk okulunun öğrencileriydik. Okulla stadın arası neredeyse iki adım. Bu nedenle de antrenmanları neredeyse topçulardan çok takipçisiydik. Normal zamanlarda bizi kapılardan alırlardı. Maç günleri ise arka tahta perdeden atlar, hemen tahta tribünlerin altından geçip yukarı çıkardık. Elinde sopasıyla bizi gören bekçi, yalandan kovalar ama başka beleşçilere göz açtırmazdı.
Bu günkü yapımın tersine inşa edilmiş o stadın tahta kapalı tribünü bizim için bir saray görünümündeydi. Güneş’ten gelen “Uçan kaleci” Cihat Arman’ı o statta omuzlarımıza almıştık. Bizde efsane olmuştu. Yalnız o mu? Daha nice nice efsaneler yetişti o statda.. Kimi saysam bir diğerine haksızlık yapmış olurum. Ama Bego Ahmet’ler, Lawton Suphi’ler Taka Naci’ler Büyük ve Küçük Fikret’ler,Boncuk Ömer’ ler, Lefter’ler ilk akla gelenler.
Güneşli sıcak günlerde kafamıza gazete kağıdından yapılmış külahlar geçirir, yağışlı günlerde biz ıslanmış kedilere dönerken, sahadaki futbolcular çamurdan ayırt edilemez olurdu
Ama o stat Fenerbahçe Stadı idi ve bizim mabedimizdi.
KRAVATLI MAÇ İZLEYİCİSİ..
Maç izleyicilerini bugünle kıyaslarsak ne denli farklılıklar görürüz. Tribünlerin bir bölümünü takım elbiseli, kravatlı, fötr şapkalı kişiler doldururdu. İzleyici, o günün deyimi ile son derece edepli tezahürat yapar, kendi takımını desteklerdi. Ne güzel slogandı o: “Haydi bastır...”
O stat da kaç-göç, ayırım yoktu. Çok doğalki Fenerbahçelilerle rakip takımın taraftarları kümeleşir ama maçı yan yana izlerlerdi.
En şiddetli tezahüratsa “Baba Süha” nın yönetimindeki koronun şarkısıydı: “Bir baba hindi, hey Allah...”
Büyük maçları anımsıyorum, bir bayram şenliği içinde başlayan, eğer galipsek bayramın sürdüğü, mağlupsak havanın bir den karardığı o muhteşem günler. Yenilginin etkisi ilk zamanlarda o denli sert değildi. Ertesi gün okulda herkesin yüzü asık olurdu. Çünkü hepimiz silme arpacık Fenerbahçeliydik. Ama günler geçip lise çağı başladığında öylesine maçların ardından haftanın başında İstanbul Erkek Lisesi’ne gitmeyi hiç canım istemezdi. Galatasaraylı arkadaşlar nasıl şişine şişine üstümüze gelirlerdi. Bizim için tek çare “Atılan golün ofsayt olduğunu ya da hakemin yan tuttuğu” iddia etmekti..
Ama bir de yenmişsek, hafta başını iple çekerdim. Galatasaraylı Çopur Adnan’ı kızdırmak için !..
HOCAMIZ KÜÇÜK FİKRET
Bizim heveskâr çocukluk günlerimiz, onunsa delikanlılık dönemi. Ne muhteşem ne yakışıklı bir futbolcuydu Küçük Fikret. Saçının perçemi alnına düşüş ok gibi koşardı sağaçıkta gerçek bir erkek güzeleydi. Kadıköy Altıyol’da yürürken, onu gören kızların seyredeyim derken elektrik direklerine çarptıkları söylenirdi.
Yakışıklıydı, şöhretliydi ama bir o kadarda mütevazi idi
Dalyan’da Üçağaçlar sahasında maç yapan minik takımımızın hocası oydu. Antrenmanlarda hepimiz çevresini sarar, can kulağı ile dinlerdik. Sözleri yasa gibiydi..
Ben kaleci oynardım. Bir maçta fazla ileri çıktığımı görünce;
“-Bir şandel (aşırtma) gelirse görürsün günü.” demişti de..
“-Onların içinde kim şandel atıp da kaleyi tutturacak ki !?..” dememden sadece iki dakika sonra, havadan gelen top beni aşıp kaleye girivermişti. Buz gibi şandel gol yemiştim. Hiçbir şey söylemediydi ama öylesine bakmıştı ki, gözlerinden çakan şimşekler tüm bedenimi dağlamıştı. Ondan sonra hiç fiyakasına kale dışına çıkmadım,
VE FENERBAHÇE BURNU
Çocukluğumuzda zamanımızın en çok geçtiği yerlerden biri kulübümüze adını veren Fenerbahçe Burnu idi
Yemyeşil çimenlerin arasında açan papatya ve mine çiçeklerinin süslediği alan, hala İstanbul’un en güzel yerlerinden biridir. Bugün Faruk Ilgaz Tesisleri’nin bulunduğu yerdeki kayalıklar bizim mekânımızdı. Yazları burada yüzer, balık tutar, midye çıkarırdık. Kışın soğuk havalarında iri uskumrular, palamutlar kayaların arasındaki nispeten sıcak suya kaçar okula “Balığın kulağına kar suyu kaçtı..” haberi gelince fırlar giderdik. O soğuk suyun içinde kovalayıp, elle yakaladığız balıkları tanesi bir kuruştan balıkçıya satardık. Bu uğurda kim bilir kaç kez üşütüp hasta olduk.
Şimdi buralarda muhteşem tesisler var, restaurantlar, yüzme havuzları ve dinlenme tesisleri var. Hepsi çok güzel olması gerektiği gibi. Canımı sıkan tek şey bizim bir az ilerimizde Galatasaray’ın tesislerinin oluşu. Yer mi yoktu…
Ama her şeyin ötesinde Fenere daha da yakın olduğu halde oraya “Kalamış Tesisleri” demiyorlar mı işte o bana çok koyuyor.
NOSTALJİDEN GERÇEĞE
Ancak günümüzdeki Fenerbahçe tesisleri yalnız Galatasaray’lı dostlara değil; uzak yakın tüm rakiplere koyuyor.Bize bu muhteşem gururu yaşatanlardan Tanrı razı olsun.
Tesisleşme, büyüme ve modernleşmede Türkiye’de hiçbir kulüp Fenerbahçe’nin eline su dökemez. Bırakın Türkiye’yi Fenerbahçe dünyanın pek çok ülkesine bu konuda örnek olmaktadır !..
Fenerbahçeli bundan mutlu olmasına mutludur da artık yüzünü güldürecek, göğsünü gere gere dolaşacağı sportif başarılar beklemektedir.
Fenerbahçe taraftarı bunun işaretini de vermektedir. Tanrı nazardan korusun. Her maçında fark atan Avrupa’ya kafa tutun bayan basketbolcularımıza gösterilen ilgi bunun kanıtıdır. Sadece bir iki yıl önce Fenebahçe seyircisinin Bayan Baskatbolcuların maçlarında salonları tıklım tıklım doldurup insanların sokakta kalacağı söylenseydi kim inanırdı.
Fenerbahçeliler olarak bize bu muhteşem duyguyu yaşatan kızlarımızın teker teker alınlarından öpüyoruz.
Çok doğal ki bunlara voleybolcu kızlarımızı da eklemek gerek. Onlar da sürekli yüzümüzü ağrıtıyor.
Ve diyoruz ki:
Darısı erkeklerin ve futbolcuların başına. Onlarla da iftihar edelim,,, |